Bazen hayatımızda görünürde yanlış giden hiçbir şey yoktur. Bir işimiz vardır. Bir ilişkimiz vardır. Belki uzun zamandır ulaşmaya çalıştığımız bazı şeylere de ulaşmışızdır. Dışarıdan bakıldığında hayat yerli yerindedir.
Ama insanın içinde açıklaması zor bir huzursuzluk dolaşabilir:
Ben gerçekten bunu mu istiyorum?
Bu soru bazen bir ilişkinin ortasında, bazen yıllardır sürdürülen bir mesleğin içinde, bazen de herkesin “iyi gidiyor” dediği bir hayatın tam ortasında belirir. Ve insan ilk kez şunu fark edebilir: Bir hayatı sürdürmekle, o hayatı istemek aynı şey değildir.
İstemek Neden Bu Kadar Zor?
“Ne istiyorsun?” Basit bir soru gibi görünür. Ama çoğumuz için cevap vermesi şaşırtıcı biçimde zordur. Çünkü insan dünyaya ne istediğini bilen, arzuları bütünüyle kendisine ait olan biri olarak gelmez.
Kendimizi ilişkilerin içinde tanımaya başlarız. Neyin sevildiğini, neyin takdir edildiğini, hangi davranışımızın kabul gördüğünü ve hangi tarafımızın rahatsızlık yarattığını zamanla öğreniriz.
- Bazen uslu olduğumuzda seviliriz.
- Bazen başarılı olduğumuzda görülürüz.
- Bazen güçlü olduğumuzda takdir ediliriz.
- Bazen de ihtiyaçlarımızı fazla göstermediğimizde ilişkilerin daha güvenli kaldığını hissederiz.
Bunların hiçbiri tek başına sorun değildir. Fakat zamanla insanın içinde sessiz bir denklem oluşabilir: “Böyle olursam sevilirim.” Ve bir süre sonra “Ben ne istiyorum?” sorusunun yerini başka bir soru alabilir:
Benden ne bekleniyor?
Başkalarının Bakışında Kendimizi Kurmak
Çocuklukta kendimize dair ilk fikirlerimizi yalnız başımıza oluşturmayız. Bize nasıl bakıldığı, hakkımızda nelerin söylendiği ve hangi özelliklerimizin öne çıkarıldığı kendimizi nasıl gördüğümüzü etkiler.
- “Sen bizim akıllı çocuğumuzsun.”
- “Sen güçlüsün.”
- “Bizi üzmezsin.”
- “Sen yaparsın.”
Bazen sevgiyle söylenen bu cümleler bile zamanla kişinin üzerinde görünmez bir sorumluluğa dönüşebilir. Artık yalnızca başarılı olmak istemez; başarısız olmaya hakkı olmadığını hisseder. Yalnızca güçlü değildir; zayıflığını göstermemesi gerektiğini düşünür. Yalnızca ailesini önemsemez; onları hayal kırıklığına uğratmaktan korkar.
Ve yıllar sonra karşısında ailesi olmasa bile o bakış içeride yaşamaya devam edebilir. İnsan artık kendi kendine sorar:
- “Bunu yaparsam ne düşünürler?”
- “Hayal kırıklığına uğrarlar mı?”
- “Bencil olduğumu düşünürler mi?”
- “Beni yine severler mi?”
Bazen yetişkinlikte verdiğimiz kararların masasında yalnız oturmayız. Geçmişimizin bakışları da bizimle birlikte oturur.
“Olmam Gereken Kişi”
İnsanın zihninde zamanla ideal bir kişi oluşabilir: daha başarılı, daha üretken, daha sakin; daha iyi bir eş, daha iyi bir anne ya da baba; daha güçlü, daha az ihtiyaç duyan, daha çok başaran. Ve kişi kendisini sürekli bu görünmez insanla karşılaştırmaya başlayabilir.
Ne yaparsa yapsın arada hep bir mesafe vardır. Bir hedefe ulaştığında rahatlamak yerine hemen yenisi belirir. Bir başarı birkaç gün iyi hissettirir; sonra sıradanlaşır. Çünkü mesele artık bir yere ulaşmak değildir. Mesele, hiçbir zaman tam olarak ulaşılamayan “olmam gereken kişi” olmaktır.
Bu nedenle bazı insanlar için başarı huzur getirmez. Yalnızca çıtayı biraz daha yukarı taşır.
Lacan ve Başkasının Arzusu
Psikanalitik düşüncede Jacques Lacan’ın arzu üzerine söyledikleri burada önemli bir kapı açar. İnsan yalnızca kendi içinden gelen isteklerle yaşamaz. Başkalarının arzusu, beklentisi ve bakışı da neyi değerli bulduğumuzu etkiler. Bu nedenle bazen istediğimizi düşündüğümüz şeyin ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu ayırt etmek kolay değildir.
- İyi bir kariyer istiyorum. Peki neden?
- Evlenmek istiyorum. Peki bunu ben mi istiyorum, yoksa artık istemem gerektiğini mi düşünüyorum?
- Hep daha başarılı olmak istiyorum. Peki kimin gözünde?
Bazen asıl soru “Ne istiyorum?” olmadan önce şudur: “Bunu kimin için istiyorum?”
Bu soru, başkalarının beklentilerinden tamamen bağımsız bir yaşam kurabileceğimiz anlamına gelmez. Zaten hiçbirimiz ilişkilerden bağımsız değiliz. Mesele, üzerimizdeki bütün etkileri ortadan kaldırmak değil; hangi sesin nereden geldiğini biraz daha duyabilir hale gelmektir.
Hayır Dediğimizde Neden Suçlu Hissederiz?
Kendi arzumuzla karşılaşmanın en zor olduğu yerlerden biri “hayır” diyebilmektir. Bazen bir şeyi istemediğimizi biliriz. Ama reddettiğimizde yoğun bir suçluluk hissederiz.
- Bir davete gitmek istemeyiz ama gideriz.
- Bir sorumluluğu almak istemeyiz ama kabul ederiz.
- Bir ilişkiyi sürdürmek istemeyiz ama ayrılmayı sürekli erteleriz.
Çünkü “hayır” yalnızca bir sınır değildir. Bazı insanlar için çok daha eski bir korkuya dokunabilir: “Kendi istediğimi seçersem beni yine severler mi?”
Bu durumda kişi yalnızca karşısındaki insanı üzmekten kaçınmıyor olabilir. Sevginin kaybedilebileceğine dair eski bir endişeyi de taşıyor olabilir. Bu nedenle bazen insanın kendi isteğini fark etmesi kolaydır. Zor olan, o isteğin sonuçlarına dayanabilmektir.
Peki Ya Ne İstediğimi Gerçekten Bilmiyorsam?
Bazen kişi uzun süre başkalarının ihtiyaçlarına, beklentilerine ya da onayına göre yaşadığında kendi arzusuyla arasındaki mesafe büyüyebilir. “Ne istiyorsun?” diye sorulduğunda gerçekten cevap bulamayabilir. Bu her zaman bir eksiklik değildir. Belki de uzun zamandır sorulmayan bir sorunun karşısında olmanın yarattığı sessizliktir.
Çünkü istemek de bir deneyimdir. İnsan bazen ne istediğini ancak istemediği şeylerle karşılaştığında fark eder. Bazen bir ilişkide. Bazen bir işte. Bazen bir hayal kırıklığında. Bazen de yıllardır kurduğu hayatın içinde bir sabah: “Ben burada ne yapıyorum?” diye düşündüğünde.
Bu soru rahatsız edici olabilir. Ama aynı zamanda önemli bir başlangıçtır.
Kendi Arzunun Peşinden Gitmek Her İstediğini Yapmak Değildir
“Kendi arzunu dinlemek” kolayca romantik bir slogana dönüşebilir: her şeyi bırakmak, sadece içinden geleni yapmak, kimseyi önemsememek. Psikanalitik düşüncenin söylediği şey bu değildir. İnsan ilişkiler içinde yaşar. Seçimlerimizin sonuçları vardır. Sorumluluklarımız vardır.
Mesele, her arzuyu hemen gerçekleştirmek değil; onu tanıyabilmektir. Çünkü bir şeyi istemekle onu yapmak aynı şey değildir. Bazen insan kendi isteğini fark eder ve yine de başka bir seçim yapar. Ama artık o seçimin içinde nerede durduğunu biraz daha bilir. Bu fark önemlidir.
Psikoterapide “Ben Ne İstiyorum?” Sorusu
Psikoterapi kişiye ne istemesi gerektiğini söylemez. Hangi ilişkiyi sürdürmesi, hangi işi bırakması ya da hayatını nasıl yaşaması gerektiğine dair hazır bir cevap sunmaz. Psikanalitik psikoterapide daha çok şu soruların izinden gidilebilir:
- Neden bazı seçimler benim için vazgeçilmez görünüyor?
- Kimi hayal kırıklığına uğratmaktan korkuyorum?
- Başarısız olursam kendim hakkında ne düşünürüm?
- Bir şeyi istemediğimi söylediğimde neden suçlu hissediyorum?
- Hayatımda hangi kararlar tekrar tekrar aynı yere çıkıyor?
Ve belki: Benden beklenen kişi olmasaydım, kim olurdum?
Bu soruların hızlı cevapları olmayabilir. Zaten mesele de mümkün olduğunca hızlı bir cevap bulmak değildir. Bazen psikoterapide önemli olan, yıllardır otomatik biçimde verilen cevapların arasına küçük bir boşluk açabilmektir.
Başkasının Sesinden Kendi Sesimize
İnsan tamamen başkalarının etkisinden bağımsız bir “gerçek ben” keşfetmez. Hepimiz ilişkilerimizin, geçmişimizin, karşılaşmalarımızın ve kayıplarımızın izlerini taşırız. Fakat bu, hayatımızın yalnızca bu izlerin tekrarı olmak zorunda olduğu anlamına gelmez.
Belki mesele bütün sesleri susturmak değildir. Anne babanın sesini. Toplumun beklentilerini. Eski ilişkilerin bıraktığı cümleleri. İçimizdeki “olmalısın”ları. Önce onları birbirinden ayırabilmek gerekir. Çünkü bazen kendi sesimizi duymaya başlamamız için önce içimizde kimlerin konuştuğunu fark etmemiz gerekir.
Ve belki bir noktada soru değişir. “Benden ne bekleniyor?” yerine: “Ben nasıl yaşamak istiyorum?”
Bu sorunun cevabı hemen gelmeyebilir. Ama bazen insanın kendi hayatına yaklaşması, tam da bu soruyu gerçekten sormaya başladığı yerde başlar.
Klinik Psikolog Melek Saltıkalp
Psikanalitik / Psikodinamik Psikoterapi
Bu yazı bilgilendirme ve düşünmeye alan açma amacı taşımaktadır; psikolojik değerlendirme, tanı veya kişiye özel psikoterapi önerisi yerine geçmez.



