İçimizde Konuşan Eleştirmen: Neden Kendimize Bu Kadar Acımasızız?

İçimizdeki eleştirel ses nereden gelir, neden sertleşir ve kendimizle kurduğumuz ilişkiyi nasıl biçimlendirir?

Bazen insanın hayatındaki en acımasız kişi karşısındaki değildir. Kendisi olabilir. Bir hata yaptığımızda, bir şeyi yetiştiremediğimizde, bir ilişkide reddedildiğimizde ya da yalnızca yorulduğumuzda içimizden bir ses yükselir: “Daha iyisini yapmalıydın.” “Yine beceremedin.” “Herkes ilerliyor, sen yerinde sayıyorsun.” “Bu kadarını da yapamıyorsan sende bir sorun var.” “Daha güçlü olmalısın.”

Bu ses bazen o kadar tanıdıktır ki onun bir ses olduğunu bile fark etmeyiz. Onu kendimiz sanırız. Oysa psikanaliz burada oldukça ilginç bir ihtimal açar:

İçimizde konuşan her ses gerçekten bize mi aittir?

İnsan Kendisiyle Konuşmayı Nereden Öğrenir?

Bir çocuk dünyaya kendisi hakkında hazır bir fikirle gelmez. Kim olduğunu, ne kadar değerli olduğunu, neyin kabul edilebilir olduğunu ve sevgiyi hak etmek için ne yapması gerektiğini büyük ölçüde ilişkilerinin içinde öğrenir. Bize nasıl bakıldığı, hata yaptığımızda ne olduğu, ağladığımızda nasıl karşılandığımız, başarılarımızın ne anlama geldiği, öfkemize izin verilip verilmediği…

Bütün bunlar zamanla yalnızca geçmişte yaşanmış deneyimler olarak kalmaz. İç dünyamızın bir parçası haline gelir. Bir zamanlar dışarıdan gelen bir bakış, yıllar sonra içeriden konuşmaya başlayabilir. Çocukken sık sık eleştirilen biri, yetişkin olduğunda artık eleştirilmek için başka birine ihtiyaç duymayabilir. Çünkü eleştiren kişi gitmiş olsa bile sesi içeride kalmıştır.

Belki de bu yüzden bazen kendimize söylediğimiz bazı cümlelerin geçmişini merak etmek gerekir. “Yeterli değilsin.” “Abartıyorsun.” “Kimseye yük olma.” “Güçlü olmak zorundasın.” “Başarısız olmamalısın.”

Bu cümleleri ilk kez ne zaman duyduk? Ve daha önemlisi: Ne zaman onları kendi cümlelerimiz sanmaya başladık?

Freud ve Süperego: İçimizdeki Yargıç

Freud, insan ruhsallığını düşünürken süperego kavramından söz eder. Süperegoyu yalnızca “vicdan” olarak anlamak eksik kalır. Süperego; yasakların, beklentilerin, ideallerin ve içselleştirilmiş otoritelerin ruhsal yaşamımızdaki izlerini taşıyan karmaşık bir yapı olarak düşünülebilir. Ve bazen oldukça acımasız olabilir. İlginç olan şudur: İnsan zaten acı çekiyorken bu ses her zaman susmaz. Tam tersine, bazen daha da sertleşir.

Bir ilişkiniz biter. Üzgünsünüzdür. Ama içerideki ses şöyle der: “Nasıl göremedin?” Bir işte başarısız olursunuz. Hayal kırıklığı yaşarsınız. Ses hemen gelir: “Zaten senden ne beklenirdi?” Yorulursunuz. Dinlenmek istersiniz. Bu kez: “Daha ne yaptın ki yoruldun?”

Böylece yaşanan ilk acının üzerine ikinci bir acı eklenir. İnsan yalnızca üzülmez. Üzüldüğü için de kendisini yargılar. Yalnızca yorulmaz. Yorulduğu için kendisini suçlar. Yalnızca başarısızlıktan korkmaz. Başarısız olursa sevilmeye daha az layık biri olacağını hissedebilir. İçsel eleştirmenin gücü biraz da buradan gelir.

“Daha İyi Olmalıyım”

İçimizdeki eleştirmen her zaman açıkça hakaret etmez. Bazen son derece makul görünen bir cümleyle gelir: “Daha iyisini yapabilirsin.” İlk bakışta bunda sorun yoktur. İnsanın gelişmek istemesi, çaba göstermesi, kendisinden beklentilerinin olması ruhsal yaşamın doğal bir parçasıdır. Fakat “daha iyi olmak” bir seçenek olmaktan çıkıp var olmanın koşuluna dönüştüğünde başka bir şey başlar.

Daha başarılı olmalıyım. Daha güzel görünmeliyim. Daha sakin olmalıyım. Daha üretken olmalıyım. Daha iyi bir partner olmalıyım. Daha iyi bir anne, baba, çocuk, çalışan olmalıyım. Ve bütün bunların sonunda insanın karşısında sürekli uzaklaşan hayali bir kişi belirir: Olmam gereken kişi. Ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım biraz daha ileridedir.

Bir hedefe ulaşırız. Kısa bir rahatlama olur. Sonra içimizdeki ses yeniden konuşur: “Peki sırada ne var?” Bu yüzden bazı insanlar başarılarından keyif almakta zorlanır. Başarı, varılan bir yer değil, yalnızca bir sonraki yetersizlik duygusuna kadar verilen kısa bir ara haline gelir.

Kendimizi Kimin Gözünden İzliyoruz?

Bazen insan yalnızken bile sanki birileri onu izliyormuş gibi yaşar. Yanlış bir şey söylemiş miyim? Yeterince başarılı görünüyor muyum? Beni yetersiz bulurlar mı? Hayal kırıklığına uğratır mıyım? Ayıp olur mu? Bencil görünür müyüm? Bu soruların arkasında görünmez bir seyirci olabilir.

Psikanalitik düşünce açısından önemli sorulardan biri şudur: Kendimize baktığımızda, aslında kimin gözünden bakıyoruz? Bir ebeveynin? Bir öğretmenin? Eski bir partnerin? Toplumun? Ya da yıllar içinde bütün bunlardan oluşmuş, artık kime ait olduğunu ayırt edemediğimiz bir bakışın? İnsan bazen aynaya yalnız bakmaz. Geçmişindeki bakışları da yanında taşır.

Suçluluk: Gerçekten Yanlış Bir Şey mi Yaptım?

Suçluluk her zaman kötü değildir. Birine zarar verdiğimizi fark etmek, sorumluluk almak ve onarmaya çalışmak ilişkiler kurabilmemizin önemli bir parçasıdır. Fakat bazı suçlulukların nesnesini bulmak zordur. Kişi ortada açık bir yanlış yokken bile kendisini suçlu hissedebilir.

Dinlenirken. Kendisi için para harcarken. Birine “hayır” derken. Ailesinden farklı bir hayat isterken. Bir ilişkiden ayrılırken. Başarılı olduğunda bile. Sanki kendi arzusunun peşinden gitmenin bir bedeli varmış gibi.

Burada psikanalizin sorduğu soru değişir:

“Ne yanlış yaptım?” yerine “Kime karşı suçlu hissediyorum?”

Belki de kişi kendi hayatını seçtiğinde, iç dünyasında bir başkasını terk ediyormuş gibi hissediyordur. Bazen özgürleşmenin önündeki engel korku değil, suçluluktur.

Kendine Acımasızlık Bazen Neyi Korur?

İlk bakışta insanın kendisini sürekli eleştirmesi anlamsız görünebilir. Neden insan kendi hayatını bu kadar zorlaştırır? Ama ruhsal yaşam her zaman mantığın kurallarıyla işlemez. Bazen kendimizi önce biz eleştirirsek başkasının eleştirisine hazırlıklı olduğumuzu hissederiz. “Ben zaten yeterince iyi değilim” dersek reddedilmek daha az şaşırtıcı olabilir.

Kendimizden sürekli daha fazlasını istersek başarısızlığın önüne geçeceğimizi düşünebiliriz. Mükemmel olmaya çalışırsak belki kimsenin bizi terk etmeyeceğine inanabiliriz. Bu durumda içsel eleştirmen yalnızca saldıran bir ses değildir. Aynı zamanda bizi bir şeyden korumaya çalışan eski bir ruhsal çözüm de olabilir. Fakat bir zamanlar işe yarayan bir çözüm, yıllar sonra insanın yaşam alanını daraltabilir.

“Kendimi Eleştirmezsem Tembelleşirim”

Kendisine karşı çok sert olan kişilerde sık karşılaşılan bir korku vardır:

“Eğer kendime yüklenmeyi bırakırsam hiçbir şey yapmam.”

Sanki insanı hayatta tutan tek motor kendisine duyduğu memnuniyetsizlikmiş gibi. Bu düşünce üzerinde durmaya değer. Çünkü bazen kişi başarılarını gerçekten arzusundan mı, yoksa içindeki yargıçtan kaçmak için mi sürdürdüğünü ayırt etmekte zorlanabilir. Çalışıyorum çünkü istiyorum mu? Yoksa durursam kendimi değersiz hissedeceğim için mi? Başarılı olmak istiyorum mu? Yoksa başarısız olduğumda kendime katlanamayacağım için mi?

İkisi dışarıdan aynı görünebilir. Ama içeride bambaşka yaşanır. Birinde arzu vardır. Diğerinde sürekli yaklaşan bir ceza.

Lacan: “Olman Gereken Kişi” Kimin Arzusu?

Lacan’ın düşüncesi burada başka bir kapı açar. İnsan yalnızca “Ben ne istiyorum?” sorusuyla yaşamaz. Çok erken dönemlerden itibaren başka bir soruyla da karşılaşır: “Benden ne isteniyor?” Nasıl biri olursam sevilirim? Nasıl davranırsam kabul edilirim? Benden beklenen kişi kim? Bu sorular zamanla insanın kendi arzusuna karışabilir. Öyle ki kişi bir noktada ne istediğini değil, ne istemesi gerektiğini çok iyi biliyor olabilir.

İyi bir kariyer. Doğru ilişki. Doğru beden. Doğru hayat. Doğru zamanda doğru kararlar. Her şey olması gerektiği gibidir. Ama yine de içeride tuhaf bir boşluk vardır.

Belki de insan bazen başarısız olduğu için değil, başkasının başarı tarifinin içinde çok başarılı olduğu için kendisinden uzaklaşır. Bu nedenle psikanalitik çalışmanın önemli sorularından biri yalnızca: “Nasıl daha iyi olabilirim?” değildir. Bazen daha rahatsız edici bir soru gerekir:

“Kimin için daha iyi olmaya çalışıyorum?”

İçimizdeki Eleştirmeni Susturmalı mıyız?

Buraya kadar gelince doğal olarak şöyle bir soru doğabilir: “Peki bu sesi nasıl susturacağız?” Psikanalitik yaklaşımın cevabı çoğu zaman doğrudan susturmak değildir. Çünkü bir sesi zorla susturmaya çalışmadan önce onun neden orada olduğunu anlamak gerekebilir. Kimin dilini konuşuyor? Ne zaman ortaya çıkıyor? Neler söylediğinde güçleniyor? Bizi neden korumaya çalışıyor? Ve biz ona neden inanıyoruz?

Bazen değişim, içimizdeki eleştirmenin tamamen ortadan kaybolmasıyla başlamaz. Onun söylediği her şeyi gerçek kabul etmemeye başladığımızda başlar. “Yetersizsin.” Belki. Ama bunu kim söylüyor? “Daha fazlasını yapmalısın.” Neden? “Böyle olursan kimse seni sevmez.” Bunu nereden öğrendim?

İşte o anda ses ile kendimiz arasında küçük bir mesafe oluşmaya başlar. Ve bazen ruhsal değişim tam olarak o küçücük mesafede mümkün olur.

Psikoterapide İçimizdeki Seslerle Karşılaşmak

Psikoterapide kişi yalnızca dışarıdaki ilişkilerinden söz etmez. Zamanla kendisiyle kurduğu ilişki de odanın içine gelir. Hata yaptığında kendisine ne söylediği… Birinden bir şey istediğinde ne hissettiği… Hayır dediğinde ortaya çıkan suçluluk… Başarısının ardından neden hemen yeni bir eksik bulduğu… Sevilirken neden rahat edemediği… Bütün bunlar kişinin iç dünyasının nasıl örgütlendiğine dair izler taşır.

Psikanalitik psikoterapide amaç kişinin içindeki eleştirmeni başka bir “pozitif sesle” değiştirmek değildir. Daha çok, o sesin hikâyesini merak edebileceği bir alan açmaktır. Çünkü bazen kendimize söylediğimiz en sert cümlelerin bile bir geçmişi vardır. Ve geçmişi olan bir şeyin geleceği aynı kalmak zorunda değildir.

Belki de Soru “Neden Yeterli Değilim?” Değildir

İnsan yıllarca kendisine aynı soruyu sorabilir: “Neden yeterli değilim?” Ve bütün hayatını bu soruya cevap vermeye çalışarak geçirebilir. Daha çok çalışır. Daha çok verir. Daha az ihtiyaç duyar. Daha güçlü görünür. Daha az hata yapmaya çalışır. Ama belki bir gün başka bir soru sormak gerekir: “Kime yetmeye çalışıyorum?” Ve onun arkasından bir başkası:

“Yeterli olmak zorunda olmasaydım, nasıl yaşamak isterdim?”

Belki içimizdeki eleştirmenin karşısına koyabileceğimiz şey daha yüksek sesle konuşan başka bir yargıç değildir. Meraktır. Kendimize dair, geçmişimize dair, arzumuza dair bir merak. Çünkü insan kendisini yalnızca yargıladığı yerden tanıdığında, kendi hikâyesinin çok küçük bir bölümünü görür. Bazen mesele daha iyi bir insan olmak değildir. Kimin gözünde iyi olmaya çalıştığımızı fark etmektir.

Ve belki oradan sonra daha kişisel bir soru başlayabilir: Ben nasıl yaşamak istiyorum?

Klinik Psikolog Melek Saltıkalp

Bu yazı psikanalitik kavramlar üzerinden ruhsal yaşantıyı düşünmeye yönelik genel bir metindir. Klinik değerlendirme, tanı veya kişiye özgü psikoterapi önerisi yerine geçmez.

Bu yazı tanı koymaz

Buradaki içerik bilgilendirme amaçlıdır; klinik değerlendirme ya da tedavi yerine geçmez. Acil bir risk söz konusuysa 112'yi ara ya da en yakın acil servise başvur.

Tüm yazılar

Burada kendinden bir şey buldun mu?

Yalnız başına anlamlandırmak zorunda değilsin.

WhatsApp’tan yazTelefonla ara