Yalnız Kalamamak: Neden Bazen Kendimizle Baş Başa Kalmak Bu Kadar Zor?
Akşam eve geliyorsunuz.
Uzun bir günün ardından sonunda yalnızsınız.
Telefonu masaya bırakıyorsunuz.
Bir süre hiçbir şey yapmadan oturmayı düşünüyorsunuz.
Ama birkaç dakika sonra eliniz yeniden telefona gidiyor.
Birine mesaj atıyorsunuz.
Instagram’ı açıyorsunuz.
Bir video.
Ardından bir tane daha.
Sonra televizyonu açıyorsunuz. Belki izlemiyorsunuz bile; yalnızca evin içinde bir ses olsun istiyorsunuz.
Çünkü sessizlik geldiğinde tuhaf bir huzursuzluk beliriyor.
Sanki bir şey eksik.
Sanki birini aramak, bir şey izlemek, bir yere gitmek gerekiyor.
İnsan bazen kalabalıktan yorulduğunu söyler.
Ama yalnız kaldığında da rahatlayamaz.
Peki neden?
Belki mesele her zaman yalnızlığı sevmemek değildir.
Bazen daha temel bir soru vardır:
İnsan kendisiyle baş başa kaldığında neyle karşılaşır?
⸻
Yalnız Olmak ile Yalnız Hissetmek Aynı Şey Değildir
Önce önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Yalnız olmak ile yalnız hissetmek aynı deneyim değildir.
Bir insan tek başına bir kafede oturabilir, yürüyüşe çıkabilir, evinde sessizce vakit geçirebilir ve kendisini yalnız hissetmeyebilir.
Başka biri ise kalabalık bir arkadaş grubunun ortasında, ailesiyle aynı sofrada veya yıllardır süren bir ilişkinin içinde derin bir yalnızlık yaşayabilir.
Çağdaş yalnızlık literatürü de yalnızlığın fiziksel olarak tek başına olmaktan farklı olduğunu vurgular. Yalnızlık daha çok kişinin ihtiyaç duyduğu ilişkiler ile yaşadığı ilişkiler arasındaki öznel mesafeyle ilgilidir. Bu nedenle insan bir evliliğin, arkadaş grubunun veya ailenin içinde de kendisini yalnız hissedebilir.
Psikanalitik düşünce ise buraya başka bir soru ekler:
Peki insan yalnızken kendi varlığına dayanabiliyor mu?
⸻
Winnicott: Yalnız Kalabilmek Bir Kapasitedir
Psikanalist Donald Winnicott 1958 yılında yayımlanan “The Capacity to Be Alone” — “Yalnız Kalabilme Kapasitesi” adlı makalesinde oldukça ilginç bir fikir ortaya koyar.
Ona göre yalnız kalabilmek basitçe insanlardan uzak durabilmek değildir.
Ruhsal olarak gelişen bir kapasitedir.
Üstelik Winnicott’ın düşüncesindeki paradoks şudur:
İnsan yalnız kalabilmeyi başlangıçta gerçekten yalnızken öğrenmez.
Güvenilir bir başkasının varlığında öğrenir.
Küçük bir çocuk oyun oynarken annesi ya da bakım veren kişi yakındadır.
Çocuk her an onunla etkileşim kurmak zorunda değildir.
Bakım veren kişi çocuğu sürekli eğlendirmez, sürekli müdahale etmez, sürekli ne yapması gerektiğini söylemez.
Oradadır.
Çocuk oynar.
Hayal kurar.
Kendi dünyasına çekilir.
Ve yavaş yavaş çok önemli bir deneyim oluşur:
“Kendi dünyamda olabilirim ve ilişki yine de devam ediyor.”
Winnicott’ın yalnız kalabilme kapasitesinin temeline yerleştirdiği deneyimlerden biri budur. Daha sonraki psikanalitik çalışmalar da bu kapasiteyi, bir başkasının müdahaleci olmayan güvenilir varlığı içinde gelişen bir ruhsal beceri olarak ele almıştır.
⸻
Peki Ya Sessizlik Güvenli Değilse?
Şimdi başka bir çocuk düşünelim.
Evde sürekli bir gerginlik var.
Annesinin bugün nasıl olduğunu anlamaya çalışıyor.
Babası eve hangi ruh haliyle gelecek?
Bir kavga çıkacak mı?
Birisi üzülecek mi?
Kendisinden bir şey beklenecek mi?
Böyle bir ortamda çocuk yalnızca kendi oyununa dalmakta zorlanabilir.
Çünkü ruhsal enerjisinin bir kısmı sürekli dışarıyı takip etmektedir.
Ortam güvenli mi?
Bir şey olacak mı?
Birinin bana ihtiyacı var mı?
Her çocukluk deneyiminin yetişkinlikte aynı sonucu doğurduğunu söylemek elbette mümkün değildir. İnsan gelişimi bundan çok daha karmaşıktır.
Fakat bazı ilişkisel deneyimlerde insanın dikkati kendi iç dünyasından çok başkalarının durumuna yönelmeyi öğrenebilir.
Yıllar sonra ev sessiz olduğunda bile içerideki sistem hâlâ bir şey arıyor olabilir.
Bir mesaj.
Bir ses.
Bir insan.
Bir uyarıcı.
Çünkü sessizlik huzurdan çok belirsizlik gibi hissedilebilir.
⸻
“Birisiyle Konuşmam Lazım”
Bazen kötü bir şey olduğunda ilk refleksimiz telefonumuza uzanmaktır.
Bu son derece insani bir ihtiyaçtır.
İnsan ilişki içinde yaşayan bir varlıktır ve zorlandığımızda başkalarına yönelmek başlı başına bir problem değildir.
Fakat bazen farklı bir şey olur.
İnsan yalnızca acısını paylaşmak istemez.
O duyguyla birkaç dakika bile yalnız kalamaz.
Bir tartışma yaşar.
Hemen bir arkadaşını arar.
Mesajına cevap gelmez.
Başka birini arar.
O da cevap vermezse huzursuzluk büyür.
Çünkü belki ihtiyaç yalnızca:
“Biri beni dinlesin.”
değildir.
Daha derinde şöyle bir ihtiyaç olabilir:
“Bu duyguyla tek başıma kalmayayım.”
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü ilişkiye ihtiyaç duymak ile kendi iç dünyamızla hiçbir zaman yalnız kalamamak aynı şey değildir.
⸻
Neden Telefonu Sürekli Elimize Alıyoruz?
Burada telefonu suçlamak kolay olurdu.
Ama mesele yalnızca teknoloji olmayabilir.
Telefon bazen çok kullanışlı bir kaçış kapısıdır.
Sessizlik geldiğinde elimiz telefona gider.
Canımız sıkıldığında bir şey açarız.
Yatmadan önce video izleriz.
Yürürken kulaklık takarız.
Yemek yerken bir şey izleriz.
Bir yerde beklerken birkaç dakikalık boşluğu bile hemen doldururuz.
Belki de modern hayat bize kendimizle karşılaşmamak için olağanüstü imkânlar sunuyor.
Ama psikanalitik açıdan asıl soru telefonun kaç saat kullanıldığı değildir.
Daha merak uyandırıcı soru şudur:
Telefonu bıraktığımda ortaya çıkan şey ne?
Can sıkıntısı mı?
Kaygı mı?
Boşluk mu?
Özlem mi?
Düşünceler mi?
Yalnızlık mı?
Yoksa uzun zamandır duymamaya çalıştığım bir şey mi?
⸻
Bazı İnsanlar Neden Sürekli Bir İlişkinin İçinde Olmak İster?
Bir ilişki biter.
“Bir süre kendime zaman ayıracağım.”
deriz.
Sonra biriyle tanışırız.
Henüz önceki ilişkinin ne olduğunu düşünmeye fırsat kalmadan yeni bir ilişki başlar.
Bu her zaman yalnız kalamamak anlamına gelmez.
Fakat bazı insanlar için ilişkiler arasındaki boşluk oldukça zorlayıcı olabilir.
Çünkü ilişki bittiğinde yalnızca karşımızdaki insan gitmez.
Onun yanında olduğumuz “biz” de ortadan kalkar.
Sabah mesaj atan biri.
Akşam arayan biri.
Plan yapılan biri.
Bizi düşünen biri.
Birinin hayatındaki yerimiz.
Ve bütün bunlar çekildiğinde geriye bazen rahatsız edici bir soru kalır:
“Kimsenin beni beklemediği bir yerde ben kimim?”
Belki bu nedenle bazı ayrılıklar yalnızca sevilen kişinin kaybıyla ilgili değildir.
Kişinin kendisini başkasının hayatında tuttuğu yerin kaybı da olabilir.
⸻
Kalabalıkta Yalnızlık
Yalnızlığın en zor biçimlerinden biri belki de gerçekten yalnız olmadığımız zamanlarda ortaya çıkar.
Bir sofrada oturursunuz.
Herkes konuşur.
Siz de gülersiniz.
Ama kimsenin sizin gerçekten nasıl olduğunuzu bilmediğini hissedersiniz.
Bir ilişkiniz vardır.
Her gün konuşursunuz.
Aynı yatakta uyursunuz.
Ama içinizdeki bazı şeylerin diğerine hiç ulaşmadığını hissedersiniz.
Fromm-Reichmann’ın klasik psikanalitik yalnızlık çalışması, yalnızlığın ne kadar yoğun ve korkutucu bir ruhsal deneyim olabileceğine dikkat çeken erken metinlerden biridir. Daha sonraki klinik literatür de yalnızlığın sosyal çevrenin büyüklüğünden ibaret olmadığını vurgular.
Bazen mesele çevremizde kaç kişinin olduğu değildir.
Bir ilişkinin içinde ne kadar var olabildiğimizdir.
⸻
“Kimseye İhtiyacım Yok”
Yalnız kalamamanın karşısında başka bir uç daha vardır.
Kimseye ihtiyaç duymamak.
“Ben kendi kendime yeterim.”
“İnsanlara güvenmem.”
“Kimseye ihtiyacım yok.”
“Tek başıma daha rahatım.”
Bunlar bazen gerçekten kişinin tercih ettiği bir yaşam biçimini anlatabilir.
Ama psikanalitik çalışma cümlenin yalnızca kendisine değil, onun nasıl kurulduğuna da merakla yaklaşır.
Çünkü bazen:
“Kimseye ihtiyacım yok.”
cümlesinin arkasında:
“İhtiyaç duyduğumda kimse yoktu.”
deneyimi bulunabilir.
O zaman yalnızlık özgürlükten çok bir savunmaya dönüşebilir.
İnsan terk edilmekten korunmanın bir yolunu bulmuştur:
Hiç kimseye gerçekten ihtiyaç duymamak.
Bağlanma literatürü de güvenli ilişkisel deneyimlerin kişinin hem yakınlık kurabilmesini hem de tek başına geçirilen zamanı daha rahat yaşayabilmesini desteklediğini; bağlanma güvensizliklerinin ise yalnızlık deneyimiyle ilişkili olabildiğini gösteriyor.
⸻
Yakın Olabilmek ile Ayrı Kalabilmek
Burada ilginç bir paradoks vardır.
Sağlıklı bir ilişki yalnızca yakınlaşabilmek değildir.
Ayrı kalabilmeyi de içerir.
Birbirimizi sevebiliriz ve aynı anda farklı şeyler isteyebiliriz.
Partnerimiz arkadaşlarıyla dışarı çıkabilir.
Biz evde kalabiliriz.
Mesajımıza hemen cevap gelmeyebilir.
Diğeri bir süre kendi dünyasına çekilebilir.
Ve bütün bunlar ilişkinin sona erdiği anlamına gelmeyebilir.
Yalnız kalabilme kapasitesi belki tam da burada ilişkilere bağlanır.
Çünkü kendi başımıza var olabildiğimiz ölçüde, karşımızdakinin ayrı bir insan olmasına da daha fazla alan açabiliriz.
Solitude ve bağlanma üzerine çağdaş çalışmalar da olumlu yalnızlık deneyimi ile güvenli bağlanmanın birbirinin karşıtı olmadığını; aksine ilişkili olabileceğini öne sürüyor.
⸻
Psikoterapi Odasında Yalnızlık
Psikoterapide yalnızlık yalnızca konuşulan bir konu değildir.
Bazen seansın içinde de yaşanır.
Danışan konuşur.
Sonra sessizlik olur.
Hemen başka bir şey anlatmaya başlar.
Çünkü sessizlik rahatsız edicidir.
“Bir şey söylemem gerekiyor.”
“Terapist sıkıldı mı?”
“Yanlış bir şey mi yapıyorum?”
“Benden bir şey bekliyor mu?”
Bazen terapistin yalnızca orada olması bile başlangıçta yeterli gelmez.
Sessizlik boşluk gibi hissedilebilir.
Fakat zamanla başka bir deneyim mümkün olabilir:
Bir başkası odadadır.
Ama sizi sürekli doldurmuyordur.
Ne düşünmeniz gerektiğini söylemiyordur.
Sessizliği hemen kapatmıyordur.
Ve siz o ilişkinin içinde yavaş yavaş kendi düşüncelerinizle kalabilirsiniz.
Psikanalitik literatürde psikoterapinin, kişinin yeterince “tutulduğunu” hissederken kendi ruhsal deneyimine daha fazla dayanabilmesi için bir alan sağlayabileceği düşüncesi Winnicott sonrası çalışmalarda da ele alınmıştır.
Belki terapide yalnız kalabilme kapasitesi paradoksal biçimde bir başkasının yanında gelişmeye devam eder.
⸻
Yalnız Kalabilmek, Kimseye İhtiyaç Duymamak Değildir
Yalnız kalabilmek:
kimseyi istememek,
ilişkilerden vazgeçmek,
her şeyi tek başına çözmek,
insanlara ihtiyaç duymamak değildir.
Tam tersine.
Belki de insanın hem:
“Sana ihtiyacım olabilir.”
hem de:
“Sen burada olmadığında da ben var olmaya devam edebilirim.”
diyebilmesidir.
Yakınlık ile ayrılık arasında gidip gelebilmek.
Bir ilişkiye kendimizi kaybetmeden yaklaşabilmek.
Diğeri uzaklaştığında hemen yok olmuş gibi hissetmemek.
Ve yalnız kaldığımızda ortaya çıkan her duygudan kaçmak zorunda olmamak.
⸻
Sessizlikte Kim Kalıyor?
Belki kendimize şu küçük deneyi yapabiliriz.
Bir akşam eve geldiğinizde telefonu hemen elinize almadan birkaç dakika bekleyin.
Bir şey açmayın.
Birine yazmayın.
Sessizliği hemen doldurmayın.
Ve yalnızca şunu fark etmeye çalışın:
Ne geliyor?
Sıkıntı mı?
Huzur mu?
Kaygı mı?
Boşluk mu?
Birini arama isteği mi?
Yıllardır ertelediğiniz bir düşünce mi?
Burada amaç kendimizi zorlamak değildir.
Yalnızlığı idealize etmek de değildir.
Çünkü insanın başkalarına ihtiyacı vardır.
Mesele yalnızlığın iyi, ilişkinin kötü olması değildir.
Belki mesele şudur:
Başkasının yanında kendim olabiliyor muyum?
Ve:
Başkasının olmadığı yerde de kendimle kalabiliyor muyum?
Winnicott’ın yaklaşık yetmiş yıl önce ortaya koyduğu fikir bugün hâlâ düşündürücü:
Yalnız kalabilmek, yalnızlığa mahkûm olmak değildir.
Bazen tam tersine, içimizde güvenilir bir ilişkinin izini taşıyabilmektir.
Ve belki kendimize sorabileceğimiz en önemli soru şudur:
“Kimse beni görmüyorken, kimse benden bir şey beklemiyorken ve sessizliği doldurmak zorunda değilken… kendimle kalabiliyor muyum?”
⸻
Klinik Psikolog Melek Saltıkalp Psikanalitik / Psikodinamik Psikoterapi
Bu yazı bilgilendirme ve düşünme amacıyla hazırlanmıştır. Psikolojik/psikiyatrik değerlendirme veya psikoterapinin yerine geçmez.



