İnsan Neden Kendi Acısına Tutunur?

Tekrar, haz ve acının psikanalizi: İnsan neden kendisine iyi gelmeyen hikâyelere ve ilişkilere geri döner?

İnsan neden kendisine iyi gelmeyen bir ilişkinin içinde kalır? Neden artık bitirdiğini düşündüğü bir hikâyeye zihninde tekrar tekrar döner? Neden her seferinde benzer insanlara âşık olur, benzer hayal kırıklıkları yaşar ve sonunda kendisini yine aynı yerde bulur?

Bazen neyin bize zarar verdiğini biliriz. Hatta bunu oldukça açık biçimde ifade edebiliriz: “Bu ilişki bana iyi gelmiyor.” “Onun değişmeyeceğini biliyorum.” “Kendime bunu yapmayı bırakmalıyım.” “Artık düşünmek istemiyorum.”

Ama bilmek her zaman değiştirmeye yetmez. İnsanın ruhsal yaşamındaki en ilginç çelişkilerden biri belki de burada başlar. Bir şeyden acı çekmek, ondan vazgeçebileceğimiz anlamına gelmez.

Psikanaliz bu çelişkiyi uzun zamandır düşünür. Çünkü insanın yalnızca kendisine haz veren şeylerin peşinden gittiğini varsayarsak, aynı acıların neden tekrar tekrar yaşandığını açıklamak zorlaşır.

Belki de asıl soru şudur: Acıdan kurtulmak istiyorsak, neden bazen ona geri dönüyoruz?

Freud: İnsan Neden Aynı Şeyi Tekrarlar?

Freud klinik çalışmalarında ilginç bir durumla karşılaşır. İnsanlar geçmişte kendilerine acı veren deneyimleri yalnızca hatırlamıyorlardı. Bazen onları hayatlarının içerisinde yeniden kuruyorlardı.

İlişkiler değişiyor fakat yaşanan duygu değişmiyordu. İnsanlar değişiyor fakat hikâye benzer kalıyordu.

Bir kişi sürekli ulaşılması zor insanlara âşık olabiliyordu. Bir başkası her ilişkisinde sonunda terk edildiğini hissediyordu. Bir diğeri kendisini tekrar tekrar değersiz hissettiren ilişkilerin içinde buluyordu.

İnsan bilinçli olarak bunların hiçbirini istemeyebilir. Yine de aynı örüntü yeniden ortaya çıkabilir. Freud bu olguyu tekrarlama zorlantısı kavramıyla düşünmeye başladı.

Buradaki tekrar, kişinin bilinçli olarak; “Ben yine acı çekmek istiyorum.” demesi değildir.

Tam tersine kişi çoğu zaman tekrarın içerisinde olduğunu bile fark etmez. Sadece bir gün kendisini tanıdık bir yerde bulur:

“Neden yine aynı şeyi yaşıyorum?”

Hatırlayamadığımız Şeyi Tekrar Edebilir miyiz?

Psikanalizin en çarpıcı düşüncelerinden biri şudur: Geçmiş yalnızca hatırladığımız şeylerden oluşmaz. Hatırlayamadığımız, anlamlandıramadığımız veya ruhsal olarak işleyemediğimiz deneyimler de hayatımızda iz bırakabilir. Ve bazen geçmiş, bir anı olarak değil, bir ilişki biçimi olarak geri döner.

Örneğin çocukluğunda sevgiye ancak başarılı olduğunda ulaşabildiğini deneyimleyen biri, yetişkinliğinde sevgiyi sürekli kazanılması gereken bir şey gibi yaşayabilir. Yakınlık ile hayal kırıklığını birlikte deneyimlemiş biri, kendisini tekrar tekrar ulaşılması güç insanların yanında bulabilir. Sevginin yanında sürekli terk edilme korkusu yaşamış biri, yetişkin ilişkilerinde en küçük mesafeyi bile kayıp olarak hissedebilir.

Kişi geçmişini düşünürken; “Ben bunu seçiyorum.” demez. Çünkü çoğu zaman ortada bilinçli bir seçim yoktur.

Daha çok tanıdık bir ruhsal sahne vardır. Oyuncular değişir. Dekor değişir. Ama oyun tuhaf biçimde benzer kalır.

Tanıdık Olan Her Zaman İyi Olan Değildir

Burada önemli bir ayrım var. İnsan her zaman kendisine iyi gelen şeyi aramayabilir. Bazen tanıdığı şeyi arar. Çünkü tanıdık olan, acı verici olsa bile öngörülebilirdir.

Örneğin sevginin mesafeyle birlikte yaşandığı bir çocukluk deneyiminden gelen kişi için ulaşılması güç biri garip biçimde tanıdık gelebilir. Buna karşılık gerçekten ulaşılabilir, duygusal olarak mevcut ve güvenli biri beklenmedik biçimde huzursuzluk yaratabilir.

Dışarıdan bakıldığında bu anlaşılması güçtür. “İyi davranan biri varken neden sürekli seni üzen kişilere gidiyorsun?”

Fakat ruhsal yaşam matematiksel bir denklem gibi işlemez. Bazen huzur yabancıdır. Acı ise tanıdık. Ve insan, yabancı bir iyiliktense tanıdık bir acının içerisinde kendisini daha “evinde” hissedebilir.

Bu, kişinin acıyı sevdiği anlamına gelmez. Acının dilini bildiği anlamına gelebilir.

Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı: Acının İçinde Bir Kimlik

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlarındaki anlatıcı, acıyla kurulan bu tuhaf ilişkiyi düşünmek için güçlü bir edebi karakterdir.

Yeraltı Adamı acı çekmektedir. Fakat acısından yalnızca kurtulmak istemez. Onu düşünür. Büyütür. Geçmişte yaşadığı aşağılanmalara tekrar tekrar döner. Başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü zihninde yeniden kurar.

Yakınlık isterken yakınlığı bozar. Sevilmek isterken kendisini sevilmesi güç bir yere yerleştirir.

Burada Yeraltı Adamı’na herhangi bir psikiyatrik tanı koymak yerine başka bir şeyi merak etmek daha anlamlıdır: Acı, insanın kimliğinin bir parçasına dönüşebilir mi?

Çünkü bazen insan yıllarca taşıdığı bir hikâyeyi yalnızca yaşamaz. Zaman içerisinde kendisini o hikâye üzerinden tanımaya da başlayabilir. “Ben terk edilen kişiyim.” “Ben kimsenin anlamadığı kişiyim.” “Ben hep yalnız kalanım.” “Benim hayatım zaten böyle.”

Bu cümleler yalnızca yaşananları tarif etmez. Bir süre sonra kişinin kendisi hakkında bildiği şeye dönüşebilir. Ve o zaman acıyı bırakmak, yalnızca acıdan vazgeçmek değildir. Bir kimlikten de vazgeçmek anlamına gelebilir.

Acı Giderse Geriye Kim Kalır?

Uzun süre acıyla yaşayan biri için iyileşmenin her zaman yalnızca rahatlatıcı olacağını varsaymak kolaydır. Oysa değişim bazen kaygı da yaratır. Çünkü tanıdığımız benliğin bir kısmı yaşadığımız acının etrafında kurulmuş olabilir.

Yıllarca kendisini başkalarını kurtaran kişi olarak tanımlayan biri, artık kimseyi kurtarmak zorunda kalmadığında ne yapacaktır? Sürekli terk edilmekten korkan biri güvenli bir ilişkinin içerisinde kendisini nasıl konumlandıracaktır? Hayatını bir gün kendisini kanıtlayacağı düşüncesiyle geçiren biri, artık kimseye bir şey kanıtlamak istemediğinde ne isteyecektir?

Bazen değişimin önündeki soru; “Acımdan vazgeçebilir miyim?” değildir. Daha derinde başka bir soru vardır:

“Bu acı olmadan ben kimim?”

Freud ve Haz İlkesinin Ötesi

Freud için tekrar meselesi zamanla daha büyük bir teorik probleme dönüştü. Eğer insan ruhsal olarak yalnızca haz arıyor ve acıdan kaçıyorsa, neden acı veren deneyimleri tekrar tekrar üretmektedir?

Freud bu soruyu Haz İlkesinin Ötesinde metninde daha ileri taşır. Çünkü bazı tekrarlar basitçe haz arayışıyla açıklanamaz. İnsan bazen kendisini yine aynı çatışmanın, aynı hayal kırıklığının veya aynı kaybın içerisinde bulur.

Burada psikanaliz insanın kendisine zarar vermeyi “sevdiğini” söylemez. Daha karmaşık bir ihtimali düşünür: Ruhsal yaşam, çözülememiş bir deneyime tekrar tekrar dönüyor olabilir. Sanki zihin tamamlanmamış bir cümlenin sonunu arar gibidir.

“Bu Kez Farklı Olacak”

Tekrarın içerisinde bazen gizli bir umut vardır. Bu kez beni seçecek. Bu kez beni terk etmeyecek. Bu kez kendimi kanıtlayacağım. Bu kez beni görecek. Bu kez yeterli olacağım.

Belki de insan geçmişte değiştiremediği bir hikâyeyi bugünde yeniden kurarak ona farklı bir son yazmaya çalışır. Fakat tam da bu çaba, kişiyi aynı hikâyeye bağlayabilir.

Çocukluğunda mesafeli bir ebeveynin sevgisini kazanamayan biri, yetişkinliğinde yine mesafeli insanlara yönelerek eski soruyu yeniden sorabilir: “Bu kez beni sevecek misin?”

İlişki yeni olabilir. Ama soru çok eski olabilir. Ve kişi farkında olmadan bugünkü insandan, geçmişte alamadığı cevabı bekliyor olabilir.

Acının İçinde Bir Umut Saklı Olabilir mi?

Bu nedenle tekrar yalnızca kendine zarar veren bir davranış olarak görülmemeli. Bazen tekrarın içerisinde bir onarım arzusu da bulunabilir. Geçmişte yarım kalmış olanı tamamlama isteği. Alınamayan sevgiyi alma arzusu. Yaşanamayan yakınlığı yeniden kurma umudu.

Bu açıdan bakıldığında insanın acıya tutunması her zaman yalnızca acıya bağlılık değildir. Bazen acının içerisinde saklanan bir beklentiye bağlılıktır. “Belki bu kez farklı olur.”

Fakat bazı hikâyelerde iyileşme, hikâyeyi bu kez başarıyla tamamlamaktan değil, artık aynı hikâyeyi tekrar etmek zorunda olmadığımızı fark etmekten geçebilir.

Mazoşizm: İnsan Acıdan Haz mı Alır?

Psikanalizde acıyla ilişkiden söz edildiğinde en kolay yanlış anlaşılabilecek kavramlardan biri mazoşizmdir. Gündelik dilde bu kavram çoğu zaman; “Acı çekmeyi seviyor.” şeklinde kullanılır. Psikanalitik düşüncede mesele bundan çok daha karmaşıktır.

Bazı durumlarda acı, suçluluğun bedeli olabilir. Kişi iyi şeyleri hak etmediğini hissedebilir. Başarılı olduğunda huzursuz olabilir. Sevildiğinde geri çekilebilir. Her şey yolunda giderken bilinçdışı biçimde bir şeyleri bozabilir.

Burada soru yalnızca; “Neden kendisine zarar veriyor?” değildir.

Bazen; “İyi olanı kabul etmek neden bu kadar zor?” diye sormak gerekir. Çünkü bazı insanlar için mutluluk bile suçluluk yaratabilir.

“Bunu Hak Etmiyorum”

İnsan kendisine ilişkin derinlerde taşıdığı bazı inançların farkında olmayabilir. Sevilmeye değer olmadığı. Başarılı olmayı hak etmediği. Başkalarından daha iyi durumda olmasının yanlış olduğu. Keyif almanın bencillik olduğu. Dinlenmenin tembellik olduğu.

Bu durumda acı tuhaf biçimde ruhsal bir denge sağlayabilir. Kişi acı çektiğinde kendisini daha “doğru” yerde hissedebilir. İyi bir şey olduğunda ise huzursuzluk başlayabilir. Sanki içeride bir ses; “Bu kadar iyi olmamalı.” der.

Psikanalizin ilgilendiği şey tam da bu görünmez yasaklardır. İnsan kendisine hangi mutlulukları yasaklamıştır? Ve bu yasağın sesi kime aittir?

Kafka: Suçun Ne Olduğunu Bilmeden Suçlu Hissetmek

Kafka’nın Dava romanı suçluluk üzerine düşünmek için olağanüstü bir edebi alan açar. Josef K. bir sabah tutuklandığını öğrenir. Ama suçunun ne olduğunu tam olarak bilmez.

Bu belirsizlik, psikanalitik açıdan son derece çağrışımlıdır. Çünkü insan bazen ne yaptığını bilmeden de suçlu hissedebilir.

Dışarıda açık bir suç yoktur. Ama içeride bir mahkeme vardır. Yargıç görünmez. Yasa tam olarak bilinmez. Ceza ise devam eder.

Bazı insanların ruhsal dünyasında da benzer bir mahkeme kurulabilir. Ne yaparlarsa yapsınlar yeterli değildirler. Dinlenirlerse suçlu hissederler. Birini reddederlerse suçlu hissederler. Kendilerini seçerlerse suçlu hissederler. Başarılı olurlarsa bile huzursuz olabilirler.

Belki de Kafka’nın dünyasını bu kadar rahatsız edici yapan şeylerden biri budur: Mahkeme dışarıda olduğu kadar içeridedir.

Winnicott: Acı Bazen Benliğin Gerçekliğini Korur mu?

Winnicott’un düşüncesi bizi başka bir yere götürür. İnsan yalnızca ne hissettiğiyle değil, ne kadar gerçek ve canlı hissedebildiğiyle de ilgilidir.

Bazı kişiler hayatlarını büyük ölçüde çevrelerinin beklentilerine uyum sağlayarak kurabilir. İyi çocuk. Sorunsuz öğrenci. Fedakâr eş. Başarılı çalışan. Herkesi idare eden kişi.

Dışarıdan bakıldığında hayat düzenlidir. Ama içeride kişi kendi istekleriyle temasını giderek kaybedebilir. Winnicott’un “sahte kendilik” düşüncesi bu deneyimi anlamak için önemli bir kapı açar.

Bazen acı bile kişinin hâlâ kendisine ait hissettiği az sayıdaki şeyden biri olabilir. Çünkü insanın ne istediği belirsizleştiğinde, en azından neyin acıttığını bilir.

Bu nedenle terapi yalnızca acıyı ortadan kaldırmaya çalıştığında önemli bir şeyi kaçırabilir. Önce o acının kişinin hayatında ne işe yaradığını anlamak gerekebilir.

Lacan: Acının Ötesindeki Haz — Jouissance

Lacan’la birlikte acıyla ilişkimiz daha da karmaşık bir hale gelir. Lacan’ın jouissance kavramını Türkçeye tek bir kelimeyle çevirmek kolay değildir. Haz diyebiliriz ama sıradan anlamdaki hazdan farklıdır. Çünkü jouissance bazen kişinin sınırını aşan, hatta acı veren bir haz biçimini ifade eder.

Bunu gündelik yaşamda şöyle düşünebiliriz: Bir tartışmanın bizi kötü hissettireceğini biliriz ama yine de son sözü söylemeden duramayız. Bir insanın sosyal medya hesabına baktığımızda acı çekeceğimizi biliriz ama tekrar bakarız.

Geçmişte yaşadığımız bir aşağılanmayı zihnimizde yüzlerce kez yeniden oynatırız. Bize iyi gelmeyen bir ilişkinin kapısını tamamen kapatmayız.

Burada basit anlamda “keyif” yoktur. Ama bizi tekrar oraya götüren bir fazlalık vardır. İnsan bazen acı veren şeyden yalnızca acı çekmez. Onunla özel bir bağ kurar. Lacancı düşünce açısından önemli olan, kişiye bu bağın ne söylediğini dinlemektir.

Acı Bazen Ötekine Bağlı Kalmanın Bir Yolu Olabilir

Bir ilişki bittiğinde insan her zaman o kişiyi hemen bırakmaz. Bazen öfke aracılığıyla bağlı kalır. Bazen özlemle. Bazen kırgınlıkla. Bazen yıllarca zihninde yapılan haksızlığın hesabını tutarak.

Dışarıdan bakıldığında kişi ilişkiyi bitirmiştir. Ama ruhsal olarak konuşma devam eder. “Bunu bana neden yaptın?” “Bir gün ne kaybettiğini anlayacaksın.” “Keşke şunu söyleseydim.” “Beni gerçekten sevmiş miydin?”

Bazen acıyı bırakmak, kişiyi de bırakmak anlamına gelir. Ve belki kişi henüz buna hazır değildir. Bu durumda acı, paradoksal biçimde ilişkinin son kalan bağı haline gelebilir. Acıdığı sürece ilişki tamamen bitmemiştir.

Emily Brontë ve Uğultulu Tepeler: Sevgi Nerede Biter, Özdeşim Nerede Başlar?

Emily Brontë’nin Uğultulu Tepelerindeki Catherine ve Heathcliff ilişkisi, sevgi ile yıkıcılığın birbirinden kolayca ayrılamadığı bir dünya sunar.

Burada sevgi huzur değildir. Yakınlık yalnızca güvenli değildir. Öteki, kişinin benlik duygusunun içine kadar girmiş gibidir.

Bu nedenle ayrılık yalnızca sevilen insanı kaybetmek anlamına gelmez. Kişinin kendi varlığında bir parçanın kopması gibi yaşanabilir.

Brontë’nin karakterlerine klinik tanılar koymak yerine eser bize şu soruyu sordurabilir: Bir ilişki benliğimizin parçasına dönüştüğünde, o ilişkiden vazgeçmek neden bu kadar zorlaşır? Bazen “onu bırakamıyorum” dediğimiz yerde yalnızca ötekine değil, onunla birlikte kurduğumuz kendiliğe de tutunuyor olabiliriz.

Peki İnsan Neden Kendi Acısına Tutunur?

Belki artık tek bir cevabımız olmadığını görebiliriz. Çünkü bazen acı tanıdıktır. Bazen geçmişte yarım kalan bir hikâyeyi tamamlamaya çalışırız. Bazen kaybettiğimiz biriyle son bağımızdır.

Bazen suçluluğun cezasıdır. Bazen kendimiz hakkında bildiğimiz hikâyeyi korur. Bazen “bu kez farklı olacak” umudunu taşır. Bazen de acının çevresinde kurduğumuz kimliği bırakmak, acının kendisini bırakmaktan daha korkutucudur.

Bu nedenle psikoterapide; “Madem sana zarar veriyor, neden bırakmıyorsun?” sorusu çoğu zaman yeterli değildir.

Çünkü insanın bırakması gereken şey yalnızca bir insan, davranış veya düşünce olmayabilir. Bazen bütün bir ruhsal düzen söz konusudur.

Psikoterapide Tekrarı Dinlemek

Psikanalitik yönelimli psikoterapide tekrar eden örüntüler önemli bir yere sahiptir. Kişi terapiye; “Neden hep aynı insanları seçiyorum?” “Neden bir ilişki iyi giderken uzaklaşıyorum?” “Neden kendimi sürekli kanıtlamaya çalışıyorum?” “Neden herkes gittikten sonra peşinden koşuyorum?” gibi sorularla gelebilir.

Bu sorulara dışarıdan bakıp yalnızca ne yapılması gerektiğini söylemek kolaydır. “Bırak.” “Sınır koy.” “Düşünme.” “Kendine değer ver.”

Fakat insan bunları çoğu zaman zaten biliyordur. Mesele bilgi eksikliği değildir.

Psikanalitik çalışmanın ilgilendiği yer daha çok şurasıdır: Bütün bunları bildiğim halde neden yine aynı yere dönüyorum?

Terapi içerisinde zamanla tekrarın yalnızca dışarıdaki ilişkilerde değil, terapötik ilişkinin içerisinde de belirebildiği görülebilir. Yanlış anlaşılma korkusu. Terk edilme beklentisi. Eleştirilme kaygısı. Karşısındakini memnun etme ihtiyacı. Yakınlık arttığında geri çekilme.

Bütün bunlar yalnızca anlatılan geçmişin parçaları olmayabilir. Bazen odanın içinde yeniden yaşanırlar. Ve tam da bu nedenle üzerinde birlikte düşünülebilir hale gelirler.

Acıyı Anlamak, Onu Romantikleştirmek Değildir

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Acının ruhsal bir anlamının olabileceğini söylemek, acıyı değerli veya gerekli ilan etmek değildir.

İstismar, şiddet, travma veya zarar verici ilişkilerin içinde kalmayı psikanalitik kavramlarla romantikleştirmek doğru değildir. Her acının arkasında keşfedilmesi gereken gizli bir “kazanç” olduğunu söylemek de indirgemeci olur. Bazen insan acı çeker çünkü gerçekten kötü bir şey yaşamıştır. Psikanalitik merak, yaşanan gerçekliği inkâr etmek değil; kişinin bu gerçeklikle nasıl bir ruhsal ilişki kurduğunu da anlayabilmektir.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü amaç kişiye; “Aslında acı çekmek istiyorsun.” demek değildir.

Amaç daha incelikli bir soruya yer açmaktır:

“Bu acıyı bırakmak neden bu kadar zor?”

Belki de Bırakmak Unutmak Değildir

İnsan bazen iyileşmenin unutmak olduğunu düşünür. O kişiyi artık düşünmemek. Geçmişi hatırlamamak. Hiç üzülmemek. Hiç öfkelenmemek.

Oysa ruhsal olarak bırakmak her zaman unutmak değildir. Bazen hatırlayıp artık tekrar etmek zorunda olmamaktır. Geçmişin varlığını kabul edip bugünü onun etrafında kurmamaktır.

Bir zamanlar sevdiğimiz kişiyi inkâr etmeden onunla olan iç konuşmayı yavaşça sonlandırabilmektir. Başımıza gelen şeyi hayat hikâyemizin bir parçası olarak taşıyıp, bütün kimliğimizi ona teslim etmemektir.

Belki de değişim tam burada başlar: Geçmiş ortadan kalkmaz; ama geçmişin bugünü yönetme biçimi değişebilir.

Son Bir Düşünce

İnsan neden kendi acısına tutunur? Belki de bazen tuttuğumuz şey acının kendisi değildir. Acının içinde saklanan bir insan olabilir. Bir umut. Bir kimlik. Bir suçluluk. Bir çocukluk beklentisi. Bir gün farklı biteceğine inandığımız eski bir hikâye.

Bu nedenle bazı acılardan vazgeçmek, yalnızca rahatlamak anlamına gelmez. Aynı zamanda yas tutmayı gerektirir. Olmamış olanın yasını. Olmayacak olanın yasını. Alamadığımız cevabın yasını. Bir gün değişeceğine inandığımız insanın yasını. Ve belki de bir zamanlar o hikâyenin içerisinde olduğumuz kişinin yasını.

Psikoterapinin yaptığı şey her zaman acıyı hızla susturmak değildir. Bazen önce onun neden hâlâ konuştuğunu dinlemektir. Çünkü bazı tekrarlar ancak anlaşıldıklarında tekrar olmak zorunda kalmamaya başlar.

Ve belki o zaman soru değişir. “Neden bunu bırakamıyorum?” yerine:

“Bunu bırakırsam hayatımda neye yer açılacak?”

Bu yazı psikanalitik kavramlar üzerinden ruhsal acı ve tekrar üzerine düşünmek amacıyla hazırlanmıştır. Her tekrar eden ilişki veya davranış aynı ruhsal anlama gelmez. Metin kişiye özel klinik değerlendirme, tanı veya tedavi önerisi niteliğinde değildir. Şiddet, istismar veya kişinin güvenliğini tehdit eden durumlarda öncelik güvenliğin sağlanması ve uygun profesyonel desteğe ulaşılmasıdır.

Klinik Psikolog Melek Saltıkalp

Bu yazı tanı koymaz

Buradaki içerik bilgilendirme amaçlıdır; klinik değerlendirme ya da tedavi yerine geçmez. Acil bir risk söz konusuysa 112'yi ara ya da en yakın acil servise başvur.

Tüm yazılar

Burada kendinden bir şey buldun mu?

Yalnız başına anlamlandırmak zorunda değilsin.

WhatsApp’tan yazTelefonla ara