Neden Her Şeyi Kontrol Etmek İstiyoruz?
Belirsizlik, Kaygı ve Kontrol İhtiyacının Psikanalizi
Telefonunuza bakıyorsunuz.
Beklediğiniz mesaj hâlâ gelmemiş.
Önce pek önemsemiyorsunuz. Belki işi vardır, belki telefonu yanında değildir.
Ama biraz zaman geçince zihniniz başka ihtimaller üretmeye başlıyor.
“Bir şey mi oldu?”
“Yanlış bir şey mi söyledim?”
“Benden uzaklaşıyor olabilir mi?”
Son konuşmanızı yeniden düşünüyorsunuz. Söylediğiniz bir cümleyi, onun verdiği cevabı, ses tonundaki küçük bir değişikliği hatırlamaya çalışıyorsunuz.
Bir süre sonra fark ediyorsunuz ki artık yalnızca bir mesaj beklemiyorsunuz.
Henüz ne olduğunu bilmediğiniz bir şeyin sizi nasıl etkileyeceğini anlamaya çalışıyorsunuz.
Belirsizlik bazen böyle yaşanır.
Henüz gerçekleşmemiş bir olay, zihnimizde defalarca yaşanır.
Her ihtimali düşünürsek hazırlıklı olacağımızı sanırız. Her şeyi önceden bilirsek hayal kırıklığına uğramayacağımızı, yeterince dikkatli olursak kötü bir şeyin önüne geçebileceğimizi düşünürüz.
Peki insan neden bazen hayatının her ayrıntısını kontrol etmek ister?
Ve daha önemlisi, kontrol edemediği bir şeyle karşılaştığında içinde ne olur?
Kontrol Etmek Bazen Güvende Hissetmenin Bir Yoludur
Kontrol ihtiyacının kendisi olağandışı değildir.
Hepimiz hayatımızda belli bir düzen olmasını isteriz. Plan yapar, geleceği düşünür, olası sorunlara hazırlanırız.
Bunlar yaşamı sürdürebilmek için gerekli becerilerdir.
Fakat bazen plan yapmakla her şeyi kontrol etmeye çalışmak arasındaki sınır belirsizleşir.
Bir toplantıya hazırlanmak başka bir şeydir; toplantıda söylenecek her cümleyi önceden hesaplamadan rahat edememek başka.
Sevdiğimiz birinin iyi olup olmadığını merak etmek başka; onun nerede, kiminle ve ne düşündüğünü sürekli bilmek zorunda hissetmek başka.
Gelecek için birikim yapmak başka; hiçbir ihtimali yeterince güvenli bulamadığımız için bugünü yaşayamaz hâle gelmek başka.
Bu örneklerde ortak olan şey, kontrolün yalnızca dış dünyayı düzenlemek için kullanılmamasıdır.
Bazen kişi, dışarıdaki belirsizliği azaltarak içindeki huzursuzluğu yatıştırmaya çalışır.
Çünkü bilmediğimiz şey yalnızca gelecekte ne olacağı değildir.
Olan biten karşısında kendimizi nasıl hissedeceğimizi de bilemeyiz.
Belki reddedileceğiz.
Belki hayal kırıklığı yaşayacağız.
Belki birine ihtiyaç duyacağız.
Belki de ne yapacağımızı bilemediğimiz bir anla karşılaşacağız.
Kontrol etme çabası, bazen bütün bu ihtimallere karşı geliştirdiğimiz bir korunma biçimine dönüşebilir.
Belirsizlik Neden Bazılarımız İçin Daha Zordur?
Aynı olay iki insanda farklı duygular uyandırabilir.
Birinin planı son anda iptal edildiğinde, “Başka bir gün görüşürüz,” deyip hayatına devam edebilir.
Bir başkası ise saatlerce bunun nedenini düşünür.
“Beni görmek istemiyor mu?”
“Bir sorun mu var?”
“Bir daha görüşmeyecek miyiz?”
Burada yalnızca olayın kendisi değil, o olayın kişi için taşıdığı anlam önemlidir.
Psikoloji araştırmalarında belirsizliğe tahammülsüzlük olarak ele alınan kavram, yeterli bilgiye sahip olmamanın bazı insanlarda yoğun huzursuzluk yaratabilmesini açıklar.
Nicholas Carleton’un 2016 yılında yayımlanan kapsamlı derlemesi, bilinmeyenden duyulan korkunun kaygıyı anlamada önemli bir unsur olabileceğini tartışır.
Dugas ve çalışma arkadaşlarının araştırmaları da belirsizliğe tahammül güçlüğü ile aşırı endişe arasındaki ilişkiye dikkat çeker.
Ancak psikanalitik açıdan başka bir soru daha önem kazanır:
“Bu belirsizlik, bu kişi için neden bu kadar tehdit edici?”
Çünkü aynı bilinmezlik, herkesin iç dünyasında aynı yere dokunmaz.
Bir kişi için belirsizlik başarısız olma ihtimalidir.
Bir başkası için terk edilmek.
Bir diğeri içinse kimseye güvenememek ya da çaresiz kalmak.
Bu nedenle kontrol ihtiyacını anlamak, yalnızca kişinin neyi kontrol etmeye çalıştığına bakmakla mümkün olmayabilir.
Bazen kontrolün kaybedilmesiyle birlikte ortaya çıkan duyguya da bakmak gerekir.
Çocuklukta Öngörülemeyen Bir Dünyada Büyümek
Bir çocuk düşünelim.
Eve geldiğinde annesinin nasıl bir ruh hâlinde olacağını kestiremiyor.
Bazı günler annesi onunla ilgileniyor, bazı günlerse küçük bir isteğe bile öfkeyle karşılık verebiliyor.
Çocuk bir süre sonra dikkatli olmaya başlıyor.
Kapının nasıl açıldığını dinliyor.
Yüz ifadelerini izliyor.
Bir şey istemeden önce evin havasını anlamaya çalışıyor.
Belki kimse ona dikkatli olması gerektiğini söylemiyor.
Ama o, kendiliğinden dikkatli olmayı öğreniyor.
Çünkü ne olacağını önceden tahmin etmek, kendisini biraz daha güvende hissetmesini sağlıyor.
Yıllar geçiyor.
Artık yetişkin.
Kendi evinde yaşıyor, kendi kararlarını veriyor.
Ama sevdiği birinin ses tonu değiştiğinde hemen fark ediyor.
Bir mesaj geciktiğinde huzursuzlanıyor.
Planlar bozulduğunda yalnızca rahatsız olmuyor; sanki kötü bir şey olacakmış gibi hissediyor.
Çocukken çevresini dikkatle izlemek, zorlayıcı bir ortamda kendisini korumasına yardımcı olmuş olabilir.
Bugün ise aynı dikkat, sürekli tetikte yaşamasına neden oluyor olabilir.
Bir zamanlar işe yarayan bir korunma biçimi, yıllar sonra yorucu bir alışkanlığa dönüşebilir.
Elbette kontrol ihtiyacı yaşayan herkesin öngörülemeyen bir çocukluk geçirdiğini söyleyemeyiz.
Mizaç, güncel stres, yaşanan kayıplar, toplumsal koşullar ve başka pek çok etken bu deneyimde rol oynayabilir.
Psikanalitik düşüncenin katkısı, geçmişle bugün arasında otomatik bir neden-sonuç ilişkisi kurmak değil; kişinin yaşamında tekrar eden duyguların ve korunma biçimlerinin izini sürmektir.
Bazen bugünkü bir olayın yarattığı yoğunluk, yalnızca bugüne ait olmayabilir.
Freud: Kaygı Bize Neyi Haber Verir?
Freud, 1926 tarihli Ketlenmeler, Belirtiler ve Kaygı adlı çalışmasında kaygıya ilişkin düşüncelerini yeniden ele alır.
Bu yaklaşımda kaygı, ruhsal yaşamda olası bir tehlikeye karşı ortaya çıkan bir işaret olarak düşünülebilir.
Tehlike her zaman dışarıda, gözle görülebilen bir şey olmak zorunda değildir.
Sevilen birini kaybetme ihtimali, sevgiden yoksun kalmak ya da çaresiz hissetmek de kişinin iç dünyasında tehdit olarak yaşanabilir.
Bazen henüz hiçbir şey olmamıştır.
Ama kişi, olabilecek şeyin duygusunu yaşamaya başlamıştır.
Bir ilişki bitmemiştir; ayrılığın korkusu hissedilir.
Bir hata yapılmamıştır; başarısızlığın utancı şimdiden yaşanır.
Kimse eleştirmemiştir; kişi kendisini çoktan suçlamaya başlamıştır.
Böyle anlarda zihin, tehlikeyi önceden fark edebilirse ondan korunabileceğine inanabilir.
Her ayrıntıyı düşünür.
Her ihtimali hesaplar.
Her şeyi kontrol altında tutmaya çalışır.
Fakat burada bir güçlük vardır.
Zihin geleceği ne kadar hesaplamaya çalışırsa çalışsın, belirsizliği bütünüyle ortadan kaldıramaz.
Üstelik bazen ihtimalleri düşünmek, kaygıyı azaltmak yerine onu sürekli canlı tutar.
Kişi artık yalnızca yaşadığı olayla değil, yaşayabileceği bütün olaylarla uğraşmaktadır.
Her Şeyi Düşünmek, Her Şeyi Hissetmemek İçin Olabilir mi?
Bazı insanlar zor bir durumla karşılaştığında önce ne hissettiğini değil, ne yapması gerektiğini düşünür.
Üzüldüğünde hemen çözüm arar.
Kırıldığında karşısındakinin davranışını analiz eder.
Korktuğunda bütün olasılıkları sıralar.
Duygularına yaklaşmak yerine, onlar hakkında düşünmeye başlar.
Psikanalitik literatürde entelektüalizasyon olarak adlandırılan savunma biçimi, bazı durumlarda kişinin zorlayıcı duygularla doğrudan temas etmek yerine onları düşünsel bir düzeyde ele almasını anlatır.
Bu, düşünmenin kötü olduğu anlamına gelmez.
Düşünmek çoğu zaman bize yardımcı olur.
Ancak bazen düşünmek, hissetmenin yerine geçebilir.
Örneğin bir ilişkinin bitme ihtimaliyle karşılaşan kişi, saatlerce karşısındakinin davranışlarını çözümlemeye çalışabilir.
Neden böyle söyledi?
Geçen hafta neden farklı davranmıştı?
Bu ilişkinin geleceği hakkında hangi işaretler var?
Bütün bu soruların arasında daha yalın bir duygu geri planda kalabilir:
“Onu kaybetmekten korkuyorum.”
Bazen bu cümleyi söylemek, onlarca ihtimali düşünmekten daha zordur.
Çünkü düşünürken hâlâ bir şeyler yapıyor gibi hissederiz.
Ama korktuğumuzu kabul ettiğimizde, her şeyin elimizde olmadığını da kabul etmemiz gerekebilir.
Bu nedenle kontrol ihtiyacının altında bazen yalnızca düzen arayışı değil, kırılganlıkla karşılaşmaktan duyulan güçlük de bulunabilir.
İlişkilerde Kontrol: Karşımızdakini mi, Kaybetme Korkumuzu mu Yönetiyoruz?
Yakın ilişkiler belirsizliği tamamen ortadan kaldıramadığımız alanlardan biridir.
Bir insanı sevebiliriz.
Onunla gelecek planları yapabiliriz.
Birbirimize güvenebiliriz.
Ama karşımızdaki kişinin ne hissedeceğini, ne düşüneceğini ya da yıllar sonra nasıl biri olacağını bütünüyle belirleyemeyiz.
İlişki kurmak, bir ölçüde bu bilinmezlikle yaşamayı da gerektirir.
Fakat bazı kişiler için bu durum oldukça zorlayıcı olabilir.
Sevdiği kişinin mesajlarına ne kadar sürede cevap verdiğini takip eder.
Küçük bir mesafeyi hemen fark eder.
Sürekli ilişkinin iyi gidip gitmediğinden emin olmak ister.
Bazen tekrar tekrar güvence arar.
“Beni seviyor musun?”
“Bir sorun yok, değil mi?”
“Benden sıkılmadın, değil mi?”
Bu soruların ardında bazen sevgiye dair bir meraktan çok, kaybetme korkusunu yatıştırma çabası bulunabilir.
Kişi aldığı yanıtla kısa süreliğine rahatlar.
Ama bir süre sonra aynı belirsizlik yeniden ortaya çıkar.
Çünkü hiçbir yanıt, geleceğe dair mutlak bir güvence veremez.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Bir ilişkide güvence istemek, açıklık aramak ya da ihtiyaçlarımızı dile getirmek tek başına sorun değildir.
Ayrıca karşımızdaki kişinin gerçekten tutarsız, güvenilmez veya zarar verici davranışları da olabilir.
Her huzursuzluğu kişinin geçmişine bağlamak, ilişkinin bugünkü gerçekliğini gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Psikoterapide bu nedenle yalnızca kişinin neden kontrol etmek istediği değil, kontrol etmeye çalıştığı ilişkinin gerçekte nasıl bir ilişki olduğu da önemlidir.
“Her Şeyi Ben Hallederim” Diyen İnsan
Kontrol ihtiyacı her zaman başkalarının davranışlarını takip etmek biçiminde ortaya çıkmaz.
Bazen insan her sorumluluğu üzerine alır.
Kimseye iş bırakmak istemez.
Yardım istemekte zorlanır.
Bir işi başkasına devrettiğinde sürekli kontrol eder.
Dışarıdan bakıldığında güçlü, düzenli ve güvenilir görünür.
Ama içinde başka bir cümle taşıyor olabilir:
“Ben ilgilenmezsem her şey dağılır.”
Bu düşünce bazen kişinin hayatındaki gerçek sorumluluklarla ilişkili olabilir.
Bazen de başkalarına dayanmanın ne kadar güvenli olduğuna dair eski deneyimlerle bağlantılıdır.
Çünkü kontrolü paylaşmak, yalnızca bir işi başkasına bırakmak değildir.
Bazen başkasına güvenmeyi de gerektirir.
Birinin bizim istediğimiz gibi davranmayabileceğini kabul etmeyi.
Yardım aldığımızda ona ihtiyaç duyabileceğimizi fark etmeyi.
Hatta bazen yorulduğumuzu ve her şeye yetişemediğimizi söylemeyi.
Bütün bunlar bazı insanlar için oldukça güç olabilir.
Çünkü kendi kendine yetebilmek, yıllar içinde yalnızca bir beceri değil, kimliğin önemli bir parçası hâline gelmiştir.
Oysa güçlü olmakla hiç kimseye ihtiyaç duymamak aynı şey değildir.
Bazen insanın en çok zorlandığı şey, kontrolü kaybetmekten önce, bir başkasına dayanabileceğini kabul etmektir.
Kontrol Etmeye Çalıştıkça Neden Daha Çok Yoruluruz?
Kontrol etmek başlangıçta rahatlatıcı olabilir.
Bir plan yaptığımızda, bir ihtimali hesapladığımızda ya da bir şeyi yeniden kontrol ettiğimizde kısa süreliğine güvende hissedebiliriz.
Fakat bu rahatlama her zaman kalıcı değildir.
Çünkü hayat yeni belirsizlikler üretmeye devam eder.
Bir sorun çözülür, başka bir ihtimal ortaya çıkar.
Bir karar verilir, ardından doğru karar olup olmadığı düşünülmeye başlanır.
Birinden güvence alınır, sonra o güvencenin hâlâ geçerli olup olmadığı merak edilir.
Böylece kişi giderek daha fazla düşünür, daha fazla kontrol eder, daha fazla yorulur.
Ve belki de en zor tarafı şudur:
Bütün bu çabaya rağmen kendisini yeterince güvende hissedemez.
Çünkü aradığı güvenlik, her zaman dış dünyada bulunabilecek bir şey değildir.
Bazen insanın ihtiyaç duyduğu şey, hayatın hiçbir zaman değişmeyeceğine dair bir garanti değil; değişim karşısında yaşayacağı duygularla baş edebileceğine dair daha sağlam bir içsel deneyimdir.
Bu deneyim ise yalnızca kendimize “Kontrolü bırakmalıyım” demekle oluşmayabilir.
Özellikle kontrol etme davranışı uzun zamandır kişinin kaygıyla baş etme biçimiyse, onu bir anda bırakmak daha fazla huzursuzluk yaratabilir.
Bu nedenle kontrol ihtiyacını anlamaya çalışırken onun koruyucu işlevini de göz ardı etmemek gerekir.
Psikoterapide Kontrol İhtiyacı Nasıl Ele Alınır?
Bir kişi psikoterapiye şöyle bir cümleyle başlayabilir:
“Her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan çok yoruldum.”
Belki sürekli düşünüyor, plan yapıyor, başkalarının davranışlarını anlamaya çalışıyor ya da hiçbir karardan tam olarak emin olamıyordur.
Psikanalitik ve psikodinamik psikoterapide bu durum yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir alışkanlık olarak ele alınmaz.
Öncelikle kontrol ihtiyacının kişinin yaşamında nasıl bir yer tuttuğu anlaşılmaya çalışılır.
Kontrol edemediğinde ne hissediyor?
Belirsizlik ona neyi hatırlatıyor?
Bir şey istediği gibi gitmediğinde kendisi hakkında ne düşünüyor?
Başkalarına güvenmek neden zor geliyor?
Hangi durumlarda her şeyi tek başına üstlenmek zorunda hissediyor?
Bu soruların herkes için aynı yanıtı yoktur.
Bir kişi için kontrol, terk edilme korkusuyla ilişkili olabilir.
Bir başkası için başarısızlık ve utançla.
Bir diğeri içinse geçmişte yaşadığı çaresizlik duygusuyla.
Bazen kontrol ihtiyacı psikoterapi ilişkisinde de kendini gösterebilir.
Kişi seanslarda ne konuşacağını önceden hazırlayabilir.
Sessizliklerden rahatsız olabilir.
Terapistin kendisi hakkında ne düşündüğünü bilmek isteyebilir.
Her görüşmeden sonra doğru şeyleri söyleyip söylemediğini sorgulayabilir.
Bunlar tek başına belirli bir ruhsal çatışmanın kanıtı değildir. Ancak kişinin deneyimi içinde anlam kazandıklarında, birlikte düşünmek için önemli bir alan açabilirler.
Terapötik ilişkide zamanla kişi, her şeyi önceden bilmeden de bir ilişki içinde kalmanın nasıl hissettirdiğini keşfedebilir.
Her sorunun hemen yanıtlanmak zorunda olmadığını deneyimleyebilir.
Bazen bir duygunun ne anlama geldiğini hemen çözmeden, o duyguyla biraz kalabilmek mümkün hâle gelebilir.
Psikoterapide amaç kişiyi plansız, dikkatsiz ya da kontrolsüz biri hâline getirmek değildir.
Kontrolün ne zaman gerekli bir beceri, ne zaman da kişiyi kendi yaşamından uzaklaştıran bir zorunluluk hâline geldiğini anlayabilmektir.
Her Şeyi Bilmeden de Yaşayabilir miyiz?
Hayatın bazı yönleri kontrolümüzdedir.
Nasıl davranacağımız, hangi kararı vereceğimiz, bir ilişki içinde neye izin verip vermeyeceğimiz üzerine düşünebiliriz.
Ama bazı şeyler hiçbir zaman tamamen elimizde olmayacaktır.
Başka insanların duyguları.
Geleceğin nasıl şekilleneceği.
Bir ilişkinin nereye varacağı.
Bazen bütün çabamıza rağmen yaşayacağımız kayıplar ve hayal kırıklıkları.
Bu gerçek her zaman kolay kabul edilmez.
Çünkü belirsizlikle karşılaşmak, insanın sınırlı olduğunu da hatırlatır.
Her şeyi bilemeyiz.
Her şeyi önleyemeyiz.
Her şeyi tek başımıza taşıyamayız.
Belki de kontrol ihtiyacının ardında bazen tam olarak bu sınırlılıkla karşılaşmanın güçlüğü vardır.
Fakat insanın her şeyi kontrol edememesi, bütünüyle çaresiz olduğu anlamına da gelmez.
Bazen hayatı sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğumuz şey, geleceğin bütün cevaplarını bilmek değildir.
Bilmediğimiz bir şeyle karşılaştığımızda kendimize ve ilişkilerimize yeniden dönebileceğimiz bir alanın bulunmasıdır.
Ve belki de bu yüzden kontrol etme ihtiyacına yalnızca kurtulmamız gereken bir alışkanlık gibi bakmak yerine, başka bir soruyla yaklaşabiliriz:
“Her şeyi kontrol etmek zorunda olmasaydım, içimde hangi duyguyla karşılaşırdım?”
Belki korkuyla.
Belki yalnızlıkla.
Belki çaresizlikle.
Belki de uzun zamandır kendimize bile söylemediğimiz bir ihtiyaçla.
Çünkü bazen insan, hayatın kontrolünü kaybetmekten değil; kontrol etmeyi bıraktığında kendisiyle baş başa kalmaktan korkar.
⸻
Psikanalitik Bir Not
Kontrol ihtiyacı herkes için aynı anlama gelmez. Planlı olmak, düzeni sevmek veya geleceğe hazırlanmak tek başına psikolojik bir sorun değildir.
Yoğun kontrol etme davranışları bazı kaygı bozukluklarında, obsesif kompulsif belirtilerde veya başka ruhsal güçlüklerde de görülebilir. Bu durumların değerlendirilmesinde belirtilerin niteliği, süresi, kişinin işlevselliği ve güncel yaşam koşulları önemlidir.
Psikanalitik ve psikodinamik psikoterapi, kontrol ihtiyacının kişinin yaşam öyküsü ve iç dünyasındaki anlamını araştırmaya yardımcı olabilir. Ancak her kontrol davranışının mutlaka bilinçdışı bir çatışmadan kaynaklandığı varsayılamaz.
Bu yazı bilgilendirme ve düşünme amacı taşımaktadır; kişisel klinik değerlendirme veya psikoterapi yerine geçmez.



